
Çocukken, ''Saçlara dolunca aklar/Birden bir pişmanlık başlar/Sanki felek tokadını/Bizim gibilere saklar'' şarkısını ne zaman duysam, nedenini hiç bilmediğim bir hüzün kaplıyordu içimi. Kanalı değiştirmek zordu o dönemler. Şarkıyı duymamak için yüzümü yastığa sıkıştırıyordum, annemin süpürgeyle evi süpürmesini bekliyordum içimden de. O dönemlerde çok ses çıkardı süpürgelerden, rahatsız olurdum ben de herkes gibi ama bu şarkıdan daha fazla değil. Çünkü o zamanlarda bile ruhsal etki, fiziksel etkiden daha hüzünlü olabiliyordu. Bilmiyorum nedendir; ama yaşlanma fikri, daha çok da bir şeylerin yitirileceğiydi hissiydi galiba bu. Şarkı kötüydü ama o duyguyu unutmadım.
Çocuklukla ilgili filmler de hep büyük bir özlemi, hüznü ve kaybı çağrıştıragelmiştir. Yalnızca benim için de değil, bu etki pek çokları için kendi çocukluklarını, saçlarına düşen aklarını ya da çizgileşmeye başlayan yüzlerini yani şu hayatla olan meselelerini, ondan aslında ne aldıklarını ve karşılığında neleri feda etmek zorunda kaldıklarını, geçmişlerinin bir tür muhasebesini yapmaya iter bu filmler. Bunu da ne kadar iyi hissetirebiliyorsa, o denli başarılı olurlar zaten.

İtalyanlar bu açıdan, belki de o kendilerine has sıcaklıkları, coşkunlukları ve samimiyetleriyle, hakeza Akdenizliliğinde getirdiği o havayla oldukça başarılı olmuşlardır. En ünlü çocuk romanlarından Pinokyo'yu hatırlayalım. İtalyan bir gazeteci Carlo Collodi yazmıştır. Hiç çocuğu olmayan Marangoz Geppetto Usta'nın bir çocuk özlemiyle tahtadan yaptığı kukla Pinokyo'nun gerçek bir oğul olma serüvenini anlatır. Tamamen insana dair, 'büyük hikaye'dir. Aynı şekilde Geronimo Stilton romanları da ünlüdür. Amma velakin Edmondo De Amicis'in yazdığı Çocuk Kalbi'nin yeri ayrıdır. Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada en sevilen çocuk kitaplarından biridir. Sinema açısından da; Roberto Benigni'nin La Vita E Bella/Hayat Güzeldir filmiyle daha sonra hakkında ayrıntılı bir şekilde yazmak istediğim Vittorio De Sica'nın Ladri di Biciclette/Bisiklet Hırsızları ilk akla gelen filmlerden.
Çocuklukla ilgili filmler de hep büyük bir özlemi, hüznü ve kaybı çağrıştıragelmiştir. Yalnızca benim için de değil, bu etki pek çokları için kendi çocukluklarını, saçlarına düşen aklarını ya da çizgileşmeye başlayan yüzlerini yani şu hayatla olan meselelerini, ondan aslında ne aldıklarını ve karşılığında neleri feda etmek zorunda kaldıklarını, geçmişlerinin bir tür muhasebesini yapmaya iter bu filmler. Bunu da ne kadar iyi hissetirebiliyorsa, o denli başarılı olurlar zaten.

İtalyanlar bu açıdan, belki de o kendilerine has sıcaklıkları, coşkunlukları ve samimiyetleriyle, hakeza Akdenizliliğinde getirdiği o havayla oldukça başarılı olmuşlardır. En ünlü çocuk romanlarından Pinokyo'yu hatırlayalım. İtalyan bir gazeteci Carlo Collodi yazmıştır. Hiç çocuğu olmayan Marangoz Geppetto Usta'nın bir çocuk özlemiyle tahtadan yaptığı kukla Pinokyo'nun gerçek bir oğul olma serüvenini anlatır. Tamamen insana dair, 'büyük hikaye'dir. Aynı şekilde Geronimo Stilton romanları da ünlüdür. Amma velakin Edmondo De Amicis'in yazdığı Çocuk Kalbi'nin yeri ayrıdır. Sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada en sevilen çocuk kitaplarından biridir. Sinema açısından da; Roberto Benigni'nin La Vita E Bella/Hayat Güzeldir filmiyle daha sonra hakkında ayrıntılı bir şekilde yazmak istediğim Vittorio De Sica'nın Ladri di Biciclette/Bisiklet Hırsızları ilk akla gelen filmlerden.

Bu kadar İtalyan Kültür ve Edebiyatı nutku ziyadesiyle yeter dedikten sonra, konumuza dönelim artık. Bu filmle ilgili görsel ararken, filmin içerisinden o kadar güzel fotoğraflara rastladım ki tek bir fotoğrafla yetinmeyip çoğunu kullanmak istedim. Bu yüzden de yazıyı normalden uzun tutup, araya da resimleri serpiştirme yoluna gittim. Görsel arama esnasında, filmin kanımca en önemli karakteri Alfredo'yu oynayan Phillipe Noiret'nin iki sene evvel vefat ettiğini öğrendim. Daha filmin başında öldüğü duyuruluyordu Alfredo'nun. Sonrasında yönetmenlik yaparak 'büyük adam olmuş' ancak arkasında sevdiklerini bırakarak 30 senedir köyünden uzak yaşayan Salvatore'nin çocukluk ve gençlik yıllarına gidiyorduk. Taşrada küçük bir sinema olan Cinema Paradiso'da orta yaşlarını süren projeksiyoncu Alfredo ile küçük Salvatore'nin dostluk öyküsüne uzanıyorduk.

Yönetmen Giuseppe Tornatore'nin hayatından otobiyografik öğeler taşıyan, sinema tarihine damgasına vurmuş gerçek bir klasik Nuovo Cinema Paradiso/Yeni Cennet Sineması. Yazının başında çocukluktan, bir şeyler kazandığımızı zannederken farkında olmadan kaybetmekten, aslında hep kaybetmekten, yaşlanma korkusundan, insanın kendisiyle hesaplaşmasından bahsetmiştim. Bu başucu filmi de hiç vaaz vermeden, Ennio Morricone'nin Love Theme'i başta olmak üzere insanın içine işleyen müzikleriyle ve tüm naifliğiyle tam da bunu anlatıyor; çocukluğu, masumiyeti, samimiyeti...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder