18 Aralık 2008 Perşembe

Das Leben Der Anderen: Başkalarının Vicdanı

Hava ve zemin koşullarında maçın iptaline dair bir engel yoksa, yani şartlar müsaitse, çok yakın bir arkadaşımla beraber her sene Oscar Ödül Töreni'ni seyrederiz. Gece yarısına dek, tören öncesi, sırası ve sonrası; eğlenceli espriler, eleştiriler gelir, yorumlar, şakalar yapılır, cipsler içecekler açılır, ödüllerle ilgili tahminlerde bulunulur, bahisler açılır. İşte geleneksel Oscar izleme şenliklerinin 2007 ayağında, 'en iyi yabancı film' ödülü yine bir bahis konusuydu. Ödül sadece filme değil, bahsi kazanana da gidiyordu. Bedava sinema+yemek gibi bir ödül vardı işin ucunda. Bu bahisler nedeniyle de 'çaktırmadan' ezeli rakibim olan arkadşım, o geceden üç tane teknik ödülle ayrılan El Laberintino Del Fauno/Pan'ın Labirenti'ni tutuyordu. Ben ise, Das Leberen Der Anderen/Başkalarının Hayatı'na oynamıştım. Süper taktiklerim ve üst düzey motivasyonum sayesinde maçı bizim takım kazandı. ''Our boys have done it!''. Tabi ben de olası çakallıklara karşın, üstünü soğutmadan hesabımı da gördüm ama film de oldukça geç girdi vizyona. Birkaç kez izleme olanağına da denk geldim, fakat hep bir 'ters ayak' vaziyeti oldu. Velhasıl ancak şimdi izlemek ve yazmak nasip oluyor bu yetkin filmi.

Filmin analizine başlayalım artık. Film 1990'da Berlin Duvarı yıkılmadan evvel iki ayrı ülke olan Almanya'nın komünizmle yönetilen kanadında, Doğu Almanya'da(DDR) geçiyor. Kapalı, baskıcı ve hatta tacizci bir yönetimin hüküm sürdüğü bir ülkede aydın olmak zordur. Bir tür olağan şüpheliler olarak baskıyı, zorlamayı, tehdidi ve hatta öldürülme ihtimalini iliklerinize dek hissedersiniz. İşte bir grup aydının da bu karanlık tablodan başını çıkarıp, yaslandığı 'duvarı delmesi' mümkün olamayacağından; yapılacak en iyi şey yazmak ve bundan hiç vazgeçmemektir. Çünkü resime bakanlar için bir anlamı olacaktır bu yazıların, tepki yaratacak ve dışarıdan görülecektir.

Bununla birlikte, sürekli gözetleme halinde tutulan bu aydınlara baktıkça, 'yeryüzünün aslında bir hapishane' olduğunu söyleyen o ünlü tanımlamaya hak vermemek de güç. Ancak bunun da, daha çok Doğu Almanya'daki yönetim biçiminden kaynaklandığını, genel anlamda da komünist sistemlerin yaramaz, kapitalizmin de aslında iyi bir şey olduğunu ima eder tavrı da filme bir tür 'propaganda' havası da katmış açıkçası. Bu yüzden filmin Amerika'da bu denli yoğun bir karşılık bulmasını doğal karşılamak lazım. Zira Soğuk Savaş'taki yaklaşımlarını, 'cadı avını' ve bunun sinemadaki yansımlarını gördükçe bu tarz yapımlarla karşılaşmak biraz da gururlarını okşuyor deyim yerindeyse.

Biraz da oyunculuklara bakalım, başrolde Ulrich Mühe hayatının performansını sergiliyor. Bunu dememin bir nedeni de, ne yazık ki Mühe'nin bir sene sonra, henüz 54 yaşındayken hayata gözlerini yumması. Yazar rolünde Sebastian Koch iyi iş çıkarmış. Martina Gedeck ise hafızam beni yanıltmıyorsa Monanieba/Pişmanlık filmindeki hikayeye benzer bir rolde görevini layıkıyla yerine getiriyor. Ayrıca film kanımca, gözetleme ve takip açısından da Francis Ford Coppolla'nın The Conversation/Konuşma'sını fazlasıyla hatırlatıyor. Yine de son tahlilde filmin kendisine dair; takdir etmek, saygı duymak, izleyin demek vb. gibi tabirleri bir çırpıda kullanmak gerekliliğini hissettirdiğini açık yüreklilikle söyleyebilirim.

Hiç yorum yok: