


Twilightmanianın ne serisine, ne popularitesine bulaşmamış biri olarak izledim filmi. Açıkçası film Radiohead videoklipleri görselliğinde ki, filmin sonunda çalan In Rainbows'tan 15 Steps de durumun apaçık işareti. Bunun dışında, MTV/VH1 ergenleri için cool ya da kıyak olabilse de konsantre Smallville olmaktan öteye geçmedi film benim için. İmdb'den bu kadar düşük-şu an için 6.0- almayı da haketmiyor gerçi ama serinin yeni filmi Twilight Saga da çıkacak ve bu seri de böyle uzayacak ya fuckin' waste diyorum.
Göçmenlik, güçsüzlük, yoksulluk, yoksunluk gibi gri, 'puslu manzalar'a dair bir Werner Herzog demir leblebisi. Ne yenilir, ne yutulur olayının da ötesinde taşınmıyor bile. Gerçekten ağır, yoğun bir demir leblebi bu. Başrolünde oynayan Bruno S.'in kendi hayatından çeşitli kesitlerin yer aldığı film, karamsarlığıyla insanın canını sıkıyor. Bu eğlence karşıtı can sıkıntısı anlamında değil; içten, canda bir sıkıntı hali oluyor filmle ilgili. Amiyane tabirle 'alışmadık götte don durmaz' temelli yapısı, yankee diyarında dans eden ve piyano çalan tavuklarla sona ermesi ve film boyunca akan hüzünlü, güzel müzikleriyle kuşkusuz acı bir film. Herzog, filmleri tüketip unutmaya alışmış bünyelere demir leblebisiyle 'orada bir dur hele' diyor.
Filmi bu kadar güzel ve anlamlı kılan soundtrackinin şerefine kaldırıyorum kadehimi! Al The World Is Green, La Mer, Green Grass gibi şarkılarla akla ve kalbe nakletti bu film kendisini. İçerik babında biraz zayıf olsa da, yönetmenlik açısından vasat bir kariyer çizen Julian Schanabel'in açık ara doruk noktası olan Le Scaphandre Et Le Papillon/Kelebek Ve Dalgıç Giysisi naifliği, sakinliği ve gerçek hayattan uyarlanmış nedeniyle insanın içini buruyor. Bunun üzerine de kadeh kaldırılmaz işte. Sam, As Time Goes By'ı çalmıyor çünkü...
Il Conformista/Konformist; Mussolini'nin faşizan İtalya'sında, karşıt görüşlere tahammülü olmayan faşist 'derin' güçlerin toplumla olan çatışmalarını ve bu ortamda yeşeren konformist/pragmatik bir karakterin siyasete, aile kurumuna, din-birey/kadın-erkek ilişkilerine ve bir Bernardo Bertolucci klasiği olarak cinselliğe ve özgürlüklere dair bakışını, yaşadıklarını anlatan, soran-sorgulayan, buradan da çeşitli analizlere ulaşan cinsellik ve siyaset temalı bir filmdir.
''Yanisi'' bu tarz entel yorumlara ve fotoğraflara aldanmayın, feci sıkıcı bir filmdir.
Kamyonlar Kavun Taşır Ve Ben
Boyuna Onu Düşünürdüm
Kamyonlar Kavun Taşır Ve Ben
Boyuna Onu Düşünürdüm
Niksar'da Evimizdeyken
Küçük Bir Serçe Kadar Hürdüm
Sonra Alem Değişiverdi
Ayrı Su Ayrı Hava Ayrı Toprak
Sonra Alem Değişiverdi
Ayrı Su Ayrı Hava Ayrı Toprak
Mevsimler Ne Çabuk Geçiverdi
Unutmak Unutmak Unutmak
Anladım Bu Şehir Başkadır
Herkes Beni Aldattı Gitti
Anladım Bu Şehir Başkadır
Herkes Beni Aldattı Gitti
Yine Kamyonlar Kavun Taşır
Fakat İçimde Şarkı Bitti
Efsane deniz adamı Kaptan Jacques-Yves Cousteau ile birlikte çektiği Oscarlı Le Monde Du Silence/Sessiz Dünya adlı belgeseli saymazsak, Louis Malle'ın ilk kurgusal uzun metraj başyapıtıdır Ascenseur Pour L'Echafaud/İdam Sehpası. Bu filmi o dönem seyreden sinemacıların, özellikle Fransız büyükleri Godard ve Truffaut'nun gözünü de epey açmıştır. Zira kurgu anlamında ve müziklerindeki Miles Davis etkisi bakımından bir şaheser, suçun karanlık doğasına çarpıcı bir bakış ve benzerine bugün bile rastlanamayacak derecede farklı bir olay örgüsü... Filme dair getirilebilecek eleştirilerde ise, temposunun çok da yüksek olmaması ve nedense eserin içine sinmiş serin bir havanın bulunması öne çıkarılabilir. Yine de tüm bunlar filmin ustalığına şapka çıkarmaktan mahrum bırakmasın bizi. Çıkarayak bloğa da bir not bırakırım; ''Şapkamı almaya gittim, gelicem.''