12 Mayıs 2009 Salı

The Wrestler: Gönüllerin Şampiyonu


2004 yılında Bill Murray, Lost In Translation/Bir Konuşabilse ile Oscar ödülüne aday gösterilirken, içteki ses Murray'ın ödülü mıncıklamasını diliyordu. Çünkü onun leziz kariyerinin Akademi'yle kesiştiği ilk sahneydi bu. Ödüle ilk kez aday gösteriliyordu, üstelik ödülün favorilerindendi. Ancak o yıl artık bahtına The Lord Of The Rings/Yüzüklerin Efendisi'nin sonlanması hasebiyle Akademi kendisini seriyi koruma ve güzelleştirme derneği gibi hissetmiş, Peter Jackson ve saz heyetine aday oldukları her dalda toplam 13 dalda ödül vererek 'dallı budaklı meşe odununu' haketmişti.


Yılın esaslı filmi Clint Amca'nın The Mystic River/Gizemli Nehir'ine ise ayıp olmasın diye, oyuncu ödülleri verildi. Tam bir peşkeş mantalitesiyle dağıtılan ödüller sonucunda Sean Penn ve Tim Robbins de oscarlandı. Aslında iki oyuncu da performanslarıyla Oscar'ı sonuna dek hakediyordu. Ancak Bill Murray, biraz da dış mihrakların etkisiyle 'kader kurbanı' oldu ve Sean Penn'e tosladı. Aslında bu noktada başka bir hikaye daha var ama onu da Mystic River postuna saklayalım. Ve artık bu seneye gelelim. Sinema tarihinin tuhaf yaşam çizgilerinden birine sahip Mickey Rourke'un da kariyerinin Akademi tarafından alkışlandığı ilk sahneydi bu. Üstelik kamuoyu tarafından da 'aklanmıştı' artık Rourke. Ancak yine Sean Penn'e denk gelindi işte. Tıpkı Murray gibi, Rourke da belki de bir daha hiç bu ödüle aday gösterilmeyecek. Gösterilse dahi ödüle bu kadar yakın olamayacak ancak yine de onları 'gönüllerin şampiyonu' olarak akla ve bloğa naklettik. Filme geçelim. The Wrestler/Şampiyon tamamen farklı bir konuyu anlatsa da bir anlamda Rourke'un günah çıkarması olmuş. Bu nedenle de dramatik olması elbette kaçınılmazdı. Peki ya yönetmen? Darren Aronofsky ayrı parantezi ister. Rourke'a gösterdiği ihtimam ve ona bir şans daha vererek, bir daha hiç başrol göremeyeceğimizi sandığımız bu oyuncuya böyle bir rol vermesi son derece incelikli. Rourke da bu güveni hiç boşa çıkarmamış; fiziksel/mental anlamda, Raging Bull/Kızgın Boğa ile sinema tarihinin en hayvani, en deli performanslarından birini sergileyen De Niro'yu anımsatan bir portre çizmiş. Belki çok derinlikli değil ancak yine de film 'olmuş' işte. Hele ki son sahnesiyle kendi çapında, kanımca unutulmaz olmayı da başarıyor.

Hiç yorum yok: