

Spike Lee, Amerikan Sineması'nın New York kanadında Martin Scorsese ve Woody Allen'la kapışabilecek denli bir bayrak adam. Koyu bir New York Knicks fanı, azılı bir aktivist, 'black and proud' yetenekli bir yönetmen. Siyahların sorunları, günlük yaşantıları, gettolardaki olaylar, liderlerinin yaşamları; Lee'nin sinemasında merkeze otursa da yalnızca bununla sınırlı kalmıyor mahareti. Dedikten sonra, şimdi de kısa bir ara... Hepsi ve daha fazlası için? Yönetmenin başka filmlerini yazacağım da o yüzden, tam bir laz mütteahhit modunda malzemeyi çalıyor ve sonraya saklıyorum.
Bonnie karakterini canlandıran Warren Beatty, ömür boyu ekmeğini yiyeceği bir karizmaya sahip olmuştur bu filmde. Beatty, bu filmin ardından o dönem 'hot prospect for future' bir yönetmen olan Francis Ford Coppolla'nın yeni başladığı bir proje için teklif alır. Ama teklifi, hakkında şarkı bile bestelenecek olan(Carly Simon'un dönemin listebaşı şarkısı You're So Vain) o ünlü kibri yüzünden kabul etmez ve filmde oynamayı reddeder. Sonrasında o rol, o dönem neredeyse hiç tanınmayan birine, Al Pacino denilen bir aktöre gider(projenin ise efsane The Godfather serisi olduğunu söylememe gerek var mı?). Faye Dunaway Clyde olarak kariyerinin ilk büyük çıkışını gerçekleştirir ve yanlarında işe aldıkları yardımcı genç rolünde Michael J. Pollard performansıyla ödüle boğulur.
Şehirde gayet güllük gülüstanlık, sakin birer hayat süren dört arkadaş; kano yapmak, avlanmak, maceraya atılmak yani kısacası belalarını bulmak amacıyla ''kimselerin görmediği, görüp de gitmediği'' bir nehre giderler. Nehir, yakın zamanda baraj gölüne bir tür 'gizemli nehir'dir. Dört arkadaşı, dört ünlü oyuncu canlandırır. Ned Beatty ve Ronnie Cox burada sözün gelişi ünlü oyuncu payesini almışlardır almasına ancak 'ağır abi' triplerinde ezelden beri sevmediğim Burt Reynolds ile Cüneyt Tanman'ın yıllar önce ormanda piknik esnasında kaybettiği ikiz kardeşi Jon Voight filmin esas yıldızlarıdır. Tabi filmde banjo çalan engelli çocuk rolündeki Billy Redden'in kalbini kırmamak da gerek. Düet sahnesinde banjosuyla döktürmüş resmen.
Son derece rahatsız edici, sıkıntı verici, gerilimli bir film Deliverance/Kurtuluş. Bu yönüyle de, İngiliz yönetmen John Boorman'ın pek de başarılı olduğu söylenemeyecek yönetmenlik kariyerinin en şahika işi şüphesiz ki. Zira bu filmden sonra, o dönem çektiği Bond filmleriyle karizmanın sözlük anlamı, devrin ilahı olan Sean Connery'e kırmızı kilot altına siyah çizme giydirdiği vb. filmler çekmeye kalktı nitekim...