16 Ekim 2026 Cuma

Adana Altın Koza İzlenimlerim - 2026


Son postu 2010'da girmişim. Bir öncekini ise 2009'da. 

On altı seneden fazla zamandır kullanmıyorum burayı. Yazıyı nerede paylaşayım diye düşündüm. Bu kadar kişisel bir şeyi ancak kendi alanımda değerlendirmek istedim. Uygun düşen de bu sanki. Hayırlısı olsun. 

Tekrar merhaba.

Bay Okan 

Avrupa'dan memlekete araçla ve kız arkadaşıyla ("kız arkadaş" deyince de aralarındaki ilişkiyi anlayamadım, anlamam da gerekmiyordu) dönmekte olan Tunç Okan'ın sinemacılık geçmişini aktardığı bir belgesel. Film boyunca yolculukla anılar iç içe geçiyor. "Sarı Mercedes" ve "Otobüs" filmleri konu alınıyor. Konuşan kafalar usulü ilerlemedi belgesel, neredeyse yarı kurgu bir üretim izledim. Tamamen kurguya da dönüşebilirmiş. 

Tunç Okan, Yeşilçam'daki jönlük yıllarında çektiği filmlerdeki saçmalıklarla dalga geçiyordu ara ara. Genel olarak hem tarzını hem diyaloglarını eğlenceli, muzip buldum. 25 dakika sonraysa filmden çıktım. Cuma namazı vaktiydi. İlk fırsatta tamamlamayı umuyorum. 

Hadi Anlatsana Canikom

Tanıştığım için mutlu olduğum Aslı Atasoy'un yönetmenliğindeki bir belgesel. "Hadi Öldürsene Canikom" oyununun Vigor Sanat yapımlı versiyonunun arka planını aktarıyor. Başka ekiplerce defalarca oynanmış oyunun yazarı Aziz Nesin, yönetmeni Barış Dinçel, oyuncuları Günay Karacoğlu, Zeynep Kankonde ve Bülent Alkış. 

Oyunu seyretmedim. Barış Dinçel'in dekor kurma, dramatik aksiyon alma becerilerine saygı duydum, emek hakeza çok değerli, epey üzerine çalışılmış bir yapım olduğu belli. Bu devirde tiyatroya bu kadar yatırım yapmak, o kadar insana ekmek vermek büyük iş. 

Yine de bir oyunun mutfağını görmek, oyuncuların sanki kendileri kameraya alınmıyormuş gibi yapmalarını seyretmek... Tabii bir yandan onlar adına da kolay olmasa gerek. Sürekli bir izlenme haliyle yaşamak, bununla başa çıkmaya çalışmak... İnsan bir yerde sınırlarını kaybeder muhtemelen ama şahsen, yolculuğumdan olsa gerek, bu kulis tanıklıklarına doygun bir vaziyette seyrettiğimi hissettim.   

Üst üste binen yemek sahnesiyle oyunculuğun gelişim evrelerinin gösterilmesi keyifliydi, atlamayayım. 

Bizim Toprağımız

İlla hep belgesel mi? Araya kurgu film ekleyeyim dedim ama birazdan yine belgesel kuşağımız devam edecek:)

Arjantin'de tarihsel açıdan yerli bir grubun sahiplendiği toprakları devletten ihaleyle alan kişiler, bu toprakların kendilerine ait olduğunu vurgulamak üzere yola çıkarlar. Resmi toprak sahipleriyle yerliler arasında çıkan çatışmada, yerlilerden Javier Chocobar öldürülür, yaralılar oluşur. İsmi özellikle yazdım, çünkü olay gerçek. İnternetten detaylar araştırılabilir. 

Hem bu olayı hem mahkeme sürecini aktarıyor film. Yerliler gerçekten yerli mi yoksa uyanıklar yurt edinmek için bir efsanenin arkasına mı sığınıyorlar veya asırlara ulaşan soylar, akrabalıklar devam etse bile toprak için devlete para ödemeden mülkiyet iddia etmek ne denli meşru, gibi seyirciye sorular sorduruyor, cevaplar aratıyor ve meseleyi birçok yönüyle ele almaya çalışıyor film. Tempoyu bazı anlarda aşırı düşürmese, fotoğraflara ve geçmişe dalıp anılarda kalmasa daha güzel olacaktı bence.  

Yerli Yurtsuz

Yazdığımı sildim. Bahsetmek istemiyorum. 

Bir Oda Hizmetçisinin Günlüğü

Hınzır, oyunbaz bir film. Beğendim. Bu ara Romence öğrenmeye çalışıyorum. Romence konuşmalarda şimdilik ufak tefek de olsa bir şeyleri anlayabilmek hoşuma gitti. Fransa-Romanya hattındaki sınıfsal farkları, sömürüleri ve burjuva ahlakının çiğ, çirkin yüzlerini görmek iyiydi. Modern bir Bunuel uyarlaması hedefiyle yola çıkılsa da biraz yüzeyseldi sanki, karakterler iki boyutluydu. Yönetmen Radu Jude'nin başka filmlerini merak ettirdi ama. 

Mor Menekşeli Kadınlar

Orduspor'a eski tarihlerde gönül vermiş kadınların hayatını, o dönemki yaşantıyı ve bugüne kalanları aktaran genel hatlarıyla sevimli bir belgesel. Hafif sıkıcı tarafları da vardı. 

Gösterimde filmin (sanırım sonlarına doğru) sesi gitti, sorun bir süre devam etti. Düzeltilmeye çalışıldı. Sonradan sessiz geçen kısımları geri saralım dendi. Başka bir programla çakıştığı için sonlara doğru (tekrar geri sarıldığından) ayrılmak durumunda kaldım. 

Kuşatma Kayıtları

Festivalde beni en çok etkileyen filmdi. Filistinli kardeşlerimin ve Gazze halkının yanındayım. Allah'tan her birine sabır ve dayanma gücü diliyorum. Bulabilenin filmi izlemesini öneriyorum. Özellikle finaldeki hastane sahnesi çok çarpıcıydı. 

En Sevdiğim

Javier Bardem... Tüm festivalde izlediğim en iyi oyuncu oldu. Bu tabii ki şaşırtmayabilir ancak "En Sevdiğim" filmindeki performansı uçsuz bucaksız Bardem filmografisinde bile "en sevdiğim" olabilir. Kibirli, kendini beğenmiş, özür dilemeyi nefsine yediremeyen ama sıkışınca çıkarcılığı sebebiyle yelkenleri suya indirebilen, bundan da aslen hiç hazzetmeyen; becerilmesi oldukça güç niteliklere, inceliklere sahip bir profil çizmiş bence. Sinema dışında seyretsem o kadar da odaklanamayabilirdim belki. Çünkü film, onun performansı kadar etkileyici değil. Sentimental Value'yu andırıyor. Daha iyisi.  

Son Yemek

Tayland Sineması ilginç, özgün eserler çıkarabiliyor. "Amcam Eski Hayatlarını Hatırlıyor" ve "Büyükannem Ölmeden Nasıl Zengin Olurum" izlemiştim. İzlediğime pişman mıyım bilemiyorum ama tabii bir daha izleyesim olmaz bu filmleri. Güzel zaten diyemiyorum, sıradışı oldukları kesin. Son Yemek de acayip. Gibi'de bir replik vardı, "Bir on sene daha görüşmeyelim" diye. On sene sonra da görüşmesem olur sanki. Tayland Sineması da bana can atmıyordur muhtemelen. Hislerimiz karşılıklı diyelim:)

Sende Bana Rastladım

Dört farklı hayatın dertlerini aktaran hareketli, canlı bir belgesel. Yapımın kaliteli, iyi çekilmiş, emek verilmiş olduğu belli. Yalnız bağlam, siyahi arkadaşın hayatı haricinde pek ilgimi çekmedi. Filmin ismi güzeldi. 

Kağıdın Sesi

Film sonrası ekip söyleşisi vardı. Filmi yapanların tevazu dolu tavrı çok hoşuma gitti. Belgeselin sonunda yüzler arka arkaya geçerken dramatik bir müzik fondaydı, biraz ajitatif buldum. Bunun dışında son derece dürüst, doğrudan ve samimi bir yerden bakıyorlar bence.  

Ferzan Özpetek söyleşisi

Ferzan Özpetek sempatik, neşeli, şakacı gördüğüm kadarıyla. Memnun oldum. Hoş bir şey aktardı. Birisiyle kavga edince çok sinirlense bile, şöyle düşünüyormuş, "Tamam öfkelisin ama yüz yıl sonra buralarda kimler oturacak, bu evlerde neler konuşulacak, değer mi kavga etmeye, kalp kırmaya, ne gerek var?" Böyle kendini frenliyormuş. 

"Varis olan Allah'tır" demek geldi içimden. Bir de insan, aslında belki de o kadar yaşamak istiyor ki, o odalara gidemeyeceğini bilse bile o odalara duyduğu merak ile yaşama bir yerinden tutunmaya çalışıyor. Bu geçicilikte sığınılacak değil, oyalanılacak bir ikamet sanki. Oysa ümit beslemeye layık olanın Allah rızası için iyi işler yapmak olduğuna inanıyorum. Yazımı tam da bu yüzden yazdım. Üzerime bir borçtu. Bana bahşedilmiş akıl üzerinden oradaki tecrübeyi paylaşmam gerekiyordu. 

Şunu da aktarmazsam eksik hissedeceğim. Buradan hareketle aklıma düşüyor: Hep ölen kişinin bir çorap bile götüremediği anlatısı var. Hele bir de zengin olsun, o kadar serveti hiçbir şeye yaramadı, deniliyor. Asıl soru biraz arka planda kalıyor gibi: "Ne götürüyor?" İşte yine bir üstteki paragrafa dönüyoruz. Biraz da ne götürdüğümüze odaklansak mı? 

***

Adana'da olmak çok güzeldi. İnsanı misafirperver, seyircisi coşkulu, yaşamı hareketli, festival yönetimi nazik, cömert, yardımsever. Festival yönetimine davetleri ve destekleri için çok teşekkür ediyorum. 

Sadece kendi adıma, ara ara filmleri izlerken içimden "Malayani" sözü geçti. "Aslında, malayani bir şey mi yapıyorum? Evimden uzakta, o günleri sırf kendi zevkim, kişisel tatminim için mi yaşıyorum?" Vardığım şu oldu: Belki de bir şeyler edineceğim, bu yarardan başkasını nasiplendireceğim. Diledim. Bu yazıyı yazdım. Yeni kapılar açsın. Hayırlara vesile olsun. 

Hiç yorum yok: